desist yazdı: "“İçindeki şeytanı tanımadığın zaman, o kendini en yakındaki insanda gösterir diyor, Coelho”
İrkildi diğer kadın, sessizliğin ani bozulması karşısında.
Geniş koltuğa sırtını rahatça yaslanıp, dizlerini karnına çekmiş, elindeki elmadan kocaman ısırıklar alarak küçük bir kız çocuğu gibi kucağındaki kitabı okuyordu.
Bir süre izlemişti onu. Kitabın sayfaları arasında yolculuğa çıkmış gibiydi. Tüm konuşkanlığına karşın, kendisine dair hemen hiçbir şey anlatmaması kaynaklı, onu hiç kimse çok iyi tanıyamazdı. Çok olmasa da, iyi tanıyan iki, üç kişiden biri olduğunu biliyordu. Yüzüne dikkatle baktığında, ilginç ya da karşı durduğu bir şeyi okuduğunu anlayabiliyordu. Kaşlarını kaldırıyor, çatıyor, dudaklarına alaycı bir ifade yerleşiyor, bazen de çocuksu bir tebessüm kaplıyordu yüzünü.
Çalışırken, okurken ya da yazarken rahatsız edilmekten nefret ederdi, biliyordu diğeri. Öylesine odaklanmıştı ki kitaba, konuşmaya cesaret edememişti. Oysa anlatacakları vardı. Kızacaktı biliyordu. Başkasının yaşamına dair asla öneride bulunmaz, anlatılmadığı sürece de sormazdı. Anlatılırsa da, elinden tutup götürmez, sadece ışık tutardı.
Yıllardır tanırdı onu. İnsan olma yolculuğunda geldiği noktanın, kendisi bile farkında değildi aslında. İnsan psikolojisi ve davranış biçimleri, uzmanlık alanıydı. Karşısındaki kadın, inanılmaz bir tevazu ve tutkuyla koşuyordu yaşam yolculuğunda. Bu nedenle, çok değerliydi düşünceleri. Ama net, maskesiz tavrını da iyi bildiğinden, garip bir çekingenlik duyuyordu. Söyleyecekleri canını acıtabilirdi, biliyordu.
Birden aklına geldi. Dün gelen arkadaşı, kendisine şiddet uygulamasına karşın, yine sevdiğini söylediği adama kapılarını açmıştı. Oysa daha üç gün önce, saatlerce konuşmuşlardı hastaneden dönerken. “Bunu duyarsa, çok öfkelenecek” diye düşündü. “Kadınsı zayıflıkların, erkeğe sömürü aracı olarak altın tepside sunulmasından nefret ediyor. Haklı da”.
Karşısındakinin düşüncelerinden habersiz, devam etti kadın okumaya;“Üç klasik yaklaşımda bulunur seni kandırmak için; vaad, tehdit, zayıf yanına saldırı” Cümlesini bitirir bitirmez, başını kitaptan kaldırıp diğerinin yüzüne baktı dikkatle.
Yo, anlamaya çalıştığı, okuduğu satırlarla ilgili değildi. Gözlerindeki “beni dinle” talebini farketmişti.
Birden sanki zaten sohbet ediyorlarmış, söz yarım kalmış gibi “dinliyorum seni” dedi.
İrkildi diğeri. Uzunca zamandır bu anı beklemiş ama birden sorunca, yaramazlık yaparken yakalanmış çocuk gibi hissetmişti kendini. “Çocuklar dün gece onunlaydı. Bir kadın aramış ve onları evde yalnız bırakarak kadına gitmiş”.
Sustu, kadının yüzüne baktı. Nötrdü. Yüzünden bir şey anlamak olası değildi. Sadece gözlerinin ta içine bakıyor ve dinliyordu kendisini. Devam edip etmeme konusunda, tereddüt etti bir an. Ama artık ok yaydan çıkmıştı, “oğlan evde yalnız kalınca korkmuş, çok öfkelendim”. Sustu tekrar. Aslında o kitabını okurken, ne kadar uzun cümleler kurmuştu içinden. Ama daha fazlası yoktu işte. “Bu kadar” dercesine baktı kadının gözlerine.
Kısa bir sessizlik sonrasında kadın, sakin bir ses tonuyla “öfkelendiğin onun sorumsuzluğu mu, yoksa hayatında bir kadın olması mı?” diye sordu.“Bana ne onun hayatındaki kadından?” demek isterdi ama diyemiyordu işte. Karşısındaki kadına yalan da söyleyemezdi, “her ikisi de” diyebildi, aynı çekingen tavırla.
“En çok hangisi?” derken kadın, şaşırtıcı bir sakinlik vardı sesinde.
“Sanırım onun yaşamında bir kadın olması düşüncesine dayanamıyorum. Ayrıldıktan sonra bunun olacağını biliyordum ama henüz hazır değilim. O kadına bana dokunduğu gibi dokunacağını bilmek, dayanılır gibi değil”.
“Desene içindeki şeytan, onda çıktı ortaya” derken, gülümsüyordu kadın. Yüzündeki “ne alakası var?” ifadesi çok açık olmalıydı ki, sürdürdü konuşmasını, “şaşırma, gel baştan alalım. O, hiçbir açıklama yapmadan seni terk etti. Sen, her anlamda ve çevrendeki herkesin fark ettiği gibi, çok özel bir kadın olmana karşın, istenmeyen kadın psikolojisinden kurtulamadın. Ki, kadın yanını fena yaralar bu duygu. Oysa çok sonra, kendisi de itiraf etti; seni kendine değil, kendini sana layık bulmamış. Fazla gelmiştin. O çok daha sıradan, kendisine sürekli ihtiyaç duyacak bir kadın istiyormuş. Erkek egosunu sürekli okşayacak bir kadın. Kadınla tanıştım, seçiminden de bu anlaşılıyor zaten. Bunu sana çok sonra söyledi. Ta ki, o kadında aradığı -her neyse- bulamayıp ayrıldığında, sana geri dönmek isteyip senin onu yeniden yaşamına, yüreğine kabul etmeyeceğini anlayana kadar. Hadi değerlendirelim, geri dönmeyi istediği andan itibaren, hangi yolları denemiş. Yani senin Sandiago Yolu’nda şeytan, onda nasıl çıkmış? Yanılıyorsam, düzeltirsin”.
Bunları söylerken hala gülümsüyordu. Sakin, huzurlu bir gülümsemeydi yüzündeki. Hiçbir şeyi düzeltmeye gerek kalmayacağını biliyordu. Onunla ve onsuz süreçte, hemen yanı başındaydı. “Sana önce vaadlerde bulundu. Ona bir şans daha verirsen, her şeyin çok daha güzel olacağını söyledi. Ama bunu açıkça değil, hep yan yanalığınızdaki güzellikleri hatırlatarak yaptı. Sen inanmak istedin bunlara çünkü seviyordun. Yüreğin “evet” derken, beynin “sakın ha, inanma bunlara. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır!...” uyarısında bulundu. Hiç kimsenin etkisinde kalmadan, beyninin uyarısına kulak verdin. Baktı ki, vaadlerle seni kandıramıyor, bu kez zayıf yanına saldırdı. Yani çocukları koz olarak kullandı. Ona erkek olarak ihtiyaç duymayabilirdin ama çocukların babalarına ihtiyacı vardı. Kalakaldın. “En zayıf” tarafından yakalanmıştın. Çocuklarına olan düşkünlüğünü bildiğinden, çok başarılı bir hamleydi onun adına. Belirli bir süre umutlandırdın bile onu. Ama çocuklarına, senin zorlamanla baba olmaya çalıştığı –ya da başka şeyler, bilmiyorum- geldi ve bunu da yutmadın. Ve son olarak, hayatına bir kadın sokarak ve senin bunu bilmeni sağlayarak- ki, bunu başka biçimde de yapabilirdi- senin tehdit ediyor. “Bak gidiyorum, bensiz kalıyorsun. He dersen geleceğim, iyi düşün, sen bensiz yaşayamazsın” mesajları veriyor.”
Sustu bir an. Sadece gülümsüyordu. Yüzünden hiçbir şey anlamak olası değildi. Özellikle yapıyordu bunu, etkilememe adına. “Yaşam senin, kararlar da!...” dedi ve kahve almak için yerinden kalktı.
Işığını tutmuştu. Artık bu konuda hiçbir şey söylemeyeceğini biliyordu. Şimdiden, dehlizin sonundaki ışığı görebiliyordu.
Tehdit edilmekten hiç hoşlanmazdı!...
"