mefi yazdı: "
“O”nun kendini göstermesinin üstünden tam bir gün geçmişti. İnsanlar onu hemen unutmuş ve kendilerini gündelik yaşayışlarının, üretim ve tüketim ilişkilerinin içinde ki koşturmacanın akışına kaptırmışlardı. Bu Âdem ve Havva çocuklarının vazgeçemeyeceği bir şeydi. Hayat bütün hızıyla akmaya devam ediyordu.
“O”nun ürküten sesiyle ara verdi insanlar bu koşturmacaya.
“Neden buradasınız? Ne yapıyorsunuz? Yaşamınız zaman denen kavramın akışında son buluyor, yaşamak için ne yapıyorsunuz. Söyleyin bana buraya nasıl geldiniz, adına modern dediğiniz dünyanıza bir bakın. Esir olduğunuz kavramlar ve metaları yaşam sayıp onları koruyacak kutulardan evler inşa ettiniz. Tıpkı zihninizde ki karmaşa gibi kentlerinizde karmaşık. Zaman ve mekan yaşamınızın ana unsurları artık ve yıllarınızla mülkleriniz olmasa koca birer hiçsiniz.
Yıllarınızı gelecekte elde edeceğiniz mülkleri planlayarak geçirdiniz. O yüzden hafızanızda tutabileceğiniz bir geçmişiniz olmadı.
Başkalarının geçmişini üstlendiniz hep, başkaları yazdı tarihinizi. Ve şimdi; sahip çıkamadığınız kendinizle birlikte siliniyor geçmiş bellek. Bir hiçliğe evriliyor zaman, acı ve kaygı veren.”
Bu konuşmadan sonra insanlar O’nun inandırıcılığını daha fazla kabullendiler. Görünmeyen ama duyulan, bilinmeyen ama anlatan bu “şey” neydi? İnsanlar artık korkuya kapılmış ve neler olacağını merak ediyordu.
“ Siyasetçiler, din adamları, şirket sahipleri, akademisyenler ve hocalar, ordu komutanları ve polisler… Siz yöneticiler! Neyi yönettiğinizi, nasıl yönettiğinizi biliyor musunuz? Yüz binlerce yıldır durmaksızın devinen yeryüzünün sizleri ayrıcalıklı kıldığını sandınız. Ve şimdi bütün bu binyılların sonunda sizin yönetiminiz açlık ve yokluk demek, yıkım ve ölüm demek. Siz yöneticiler! Yeryüzünü ve devinimi “akıl”la yok ettiniz. Ve şimdi ölüm halkasında kıvranıyor insanlık”
Bu konuşmadan sonra yeryüzünde ki bütün yöneticiler (Din adamları, siyasetçiler, asker ve polisler ve diğerleri) bir meydanda toplanmaya başlandı. Gitmek istemedikleri halde ayakları, bedenlerini meydana götürüyordu. Yüzlerinde vahşetten kalma bir korku, zihinlerinde kaygıyla… Son’a yaklaşmış bir başlangıç yaşadıklarını anladılar o anda. Meydanda toplandılar, birer mağdur edasıyla.
“Siz! Ağlayan, korkan, yaşadığınız bu anlam veremediğiniz olay karşısında ölümü hissedenler. Yaptıklarınızın bedelini ödemek için toplandığınız bu meydanda kendinizi mağdur edilmiş, zorla alıkonulmuş ve haksız yargılanan mağdurlar sanıyorsunuz. Bu meydana kendiniz geldiniz. Bu meydanda olacaklardan da siz sorumlusunuz!”
O konuşmasını bitirdikten sonra yeryüzü devasa bir sesle irkildi, bu ses büyük bir yıkımın sesiydi. Yeryüzünde ki bütün yönetim binaları bir bir yıkılmaya başlamış, bütün kiliseler, camiler, havralar, meclisler, adliyeler, cezaevleri ve diğer her türden yönetime ait mülk olduğu yerde paramparça ediliyordu. Bu görüntü meydanda toplanan kalabalığın daha da korkmasına, çığlıklar atmasına ve en kudretli olan yöneticilerin bile yalvarmasına neden oldu. Panik işlevsel bir araç olarak hepsinin zihnine sızmış ve hepsi olan bitenin farkındaymış gibi birbirini suçlamaya başlamıştı. Ölüm korkulan bir ‘an’ oldu düştü yüreklerine. Din adamları siyasetçileri, siyasetçiler para babalarını, hâkimler yasa koyucuları suçluyordu.
“ Ölümü hissettiniz, ben’likleriniz o kadar hastalıkla dolmuş ki ölürken bile siyasetten vazgeçemiyor ve birbirinizi suçluyorsunuz. Zihniniz sizi ele vermekten korkuyor, titriyorsunuz.
Bu meydanda toplandınız çünkü insanlığa ortak bir acı yaşattınız ve miras bıraktınız. Hiç biriniz bir diğerinden bağımsız değildi ve hepiniz bir büyük gücün ortak birer parçası olarak hareket ettiniz. MÜLK.
Mülklerinizi korumak ve çoğaltmak için yasalar çıkardınız, korku salmak ve itaat ettirmek için peygamberler getirdiniz. Mülkleriniz belirledi siyasetinizi, mülklerinize göre eğittiniz-öğrettiniz. Mülklerinize göre değilmiydi bütün ibadetleriniz. Görkemli inşa ettiğiniz mabetleriniz nasıl eşitlik sağlayabilir yeryüzüne. Pahallı meclis binalarınız kimin hizmetinde olabilir. Para babalarının finansörlüğünde yapılan adliyeleriniz kimi yargılamak için.
Adalet, siyaset ve din değilmidir mülkünüzün korunma temeli."
“Siz yöneticiler! Suçlusunuz… En moderniniz bile sadece barbarlık taşıyabildi yeryüzüne, sadece ölüm ve yıkımın habercisi olabildiniz. Ve şimdi büyük bir yıkım sonrası öleceksiniz.”
O susmuştu, uzun bir süre bekledi meydandakiler konuşmasına devam etmesi için. O susmuş ve meydanın yazgısı söylenmişti. İnsanlar korkuyla birbirlerinin gözlerine baktı. Yüz binlerce kişi vardı meydanda nasıl bir duygu bu vahşete göz yumabilirdi, hangi akıl onaylardı burada yaşanacakları. İnsanlar korkuyla baktı birbirine, burada olmayı kendileri istemişti, yazdıkları sondu bu. Akıl onların elinde bir barbarlık aracına dönüşmüştü, mülklerine olan sevgileri aklı öldürmüştü. Ve şimdi o akıl tüm bu yaşananların mimarı, meydanda ki kalabalığın ortak iradesi olmuştu. Öleceklerdi…
(Zbigniew Preisner,Requiem for my Friend - Lacrimosa day of tears: Gökyüzünden inmeye başlayan ezgi insanların kulağına ulaştığında başlayacaktı her şey. Meydanda ki herkes gözyaşı döktüğü bir günü sonlayacaktı bu ezgiyle.)
Biraz ilerde, beton binalardan oluşmuş kentte, meydan da olan bitenden habersiz insanlar korkuyla gökyüzünden inen bu ezgiyi dinliyordu. Zihinlerinde ki korku ezginin sakinleştirici melodisine daha fazla dayanamadı, Ezginin değişken akıcılığı tıpkı insan zihni gibiydi. Kısa sürede melodiler hırçınlaştı, birazdan yaşanacakları haber verir gibiydi notalar. Ama insanlar anlamadı, ta ki gökyüzünden notalarla birlikte insan cesetleri düşene kadar. Bunlar meydandakilere aitti. Yönetim binalarının yıkıntılarına, sokaklara, teraslara, bahçelere, her yere düşüyorlardı. İnsanlar reflekssel olarak her zaman ki korunma yerlerine, mülklerine kaçmaya başladı. Mülk onların zihinlerini, duygularını, korku ve tepkilerini belirleyen tek kavram gibiydi.
Not: Yazı özet olarak eklenmiştir.
"